20 Haziran 2012 Çarşamba

Moody's Türkiye'nin Notunu Artırdı

Uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody's, Türkiye'nin kredi notunu bir kademe artırarak Ba2'den Ba1'e çekerken görünümü de pozitifte tuttu. Yapılan açıklamada artışın nedeni olarak; kamu maliyesindeki önemli gelişmeler, bilanço tablosunun şoklara karşı dayanıklılığının artırılması ve cari açığı azaltmaya yönelik uygulanan politikalar gösterildi. Ayrıca raporda kamu maliyesi verilerinin olumlu olduğu ve ilerleyen dönemlerde ödemeler dengesi şoklarına karşı dayanıklılık artırıldığı takdirde yatırım notunun da yükseltilebileceği belirtildi.
Global piyasalardaki kötü gidiş ve büyüme hızındaki düşüşe rağmen, hükümetin borç yükünü son yıllarda kayda değer şekilde azaltması not artırımını etkilemiş görünüyor. Moody's verilerine göre 2009'dan sonra hükümet harcamalarının GSYH'ya oranı %40.1'den %37.4'e düşerken, gelirler %34.2'den %36.4'e çıkmış. Yani kemer sıkmak için sadece vergilere yüklenmemiş hükümet aynı zamanda giderleri de kısmış.
Ayrıca raporda dış şoklara karşı ülkenin en zayıf noktaları olan; ithalatın ihracat içerisindeki yüksek payı, düşük tasarruf oranı ve sığ döviz rezervleri gibi konularda yapılan iyileştirmelerden de söz edilmiş. Geçtiğimiz nisan ayında enerji, otomotiv ve madencilik gibi sektörlerde ara ürün ithalatını azaltmak için yerli üretim teşvik paketi açıklanmıştı. Bu sayede hükümet doğrudan yatırımlarla ithalatı azaltıp cari açığı düşürmeyi planlıyor. Sıcak para akışını sağlamaktansa bu tür yollarla cari açığı kalıcı olarak finanse etmenin daha sağlıklı olduğunu önceki yazılarda belirtmiştik.
Bunlarla beraber ekonominin hacmi ve dinamizmi, ihracat pazarlarının sadece Avrupa'ya bağımlı kalmadan çeşitlendirilmesi ve sağlam bankacılık sektörü gibi etkenler Türkiye'nin avantajları olarak gösterilmiş.
Herşeye rağmen, yurtdışı kaynaklı bir şok ve bunun devamında para kaynaklarının kesilmesi olumlu görünümü tersine çevirebilir. Son yıllarda yaşanan olumlu gelişmeleri göz ardı etmek hata olur ama hala ince bir ip üstünde yürüdüğümüz unutulmamalı.

14 Haziran 2012 Perşembe

GSYH Mutluluk Getirir mi?

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, GSYH (GDP, Gross Domestic Product) yani bir ülke içerisinde üretilen mal ve hizmetin toplam değeri... Tüm dünyada kabul gören ama aynı zamanda tartışılan bir metot... Üretim, gelir ve giderler üzerinden üç farklı yolla hesaplanabiliyor. TÜİK 1998 yılını baz alarak üretim yoluyla yaptığı hesaplamayı şu şekilde tanımlıyor; üretim yöntemiyle gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH), bir ekonomide yerleşik olan üretici birimlerin belli bir dönemde, yurtiçi faaliyetleri sonucu yaratmış oldukları tüm mal ve hizmetlerin değerleri toplamından bu mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan girdiler toplamının düşülmesi sonucu elde edilen değerdir.

Eğer büyümeden kastınız, üretilen mal ve hizmetlerin değer artışıysa, enflasyon etkisinden arındırılmış GSYH hesabı muhtemelen işinizi görür. Tek bir rakamla ekonominin gidişatı hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Diğer yandan bizim gibi sıradan insanlar için daha önemli olan eğitim ve sağlık imkanları gibi değişkenleri ölçmeniz mümkün değil. Ayrıca trafik kazaları arttığında veya deprem, tsunami benzeri doğal afetler sonrasında da GSYH artış gösterir. Asya'daki gibi bir tsunami altyapıyı, küçük esnafı, mikroekonomiyi silip süpürürken sonraki yılda hükümetin yaptığı yeni binalar, yatırım vb. sayesinde GSYH artabilir. Kısaca söyleyecek olursak; bir ülkede gelir artışının yüksek oluşu o ülkenin gelişmiş bir ülke olarak adlandırılabilmesi için yeterli değildir.

New York Times'ta yer alan bir makalede bu konuyu açıklamak için yüksek-GSYH ve düşük-GHYH şeklinde adlandırılan iki kişinin hayatından bahsediliyor. Yüksek-GSYH işyerinden uzakta yaşadığı için işe arabayla gidiyor. Trafikte uzun zaman geçirdiği için hem arabasını sık sık servise götürmesi veya değiştirmesi gerekiyor. Bu sırada stres yüzünden sağlığı da kötüye gittiğinden tedavi ve ilaç masrafları da faturaya ekleniyor. Çok çalışıp çok harcıyor. Fazla vakti olmadığı için eşiyle beraber dışarda yemek yiyor, çocuk bakıcısı ve gündelikçi çalıştırıyor. Yoğun çalışma temposu nedeniyle uzun tatillere de çıkamıyor.

Diğer yanda düşük-GSYH yemek, temizlik ve çocuk bakımı gibi işleri eşiyle beraber yapıyor ve uzun tatillere çıkıyor. Yüksek-GSYH kitap alırken, düşük-GSYH kütüphaneden ödünç alıyor. Yüksek-GSYH spor salonuna yazılırken, düşük-GSYH sahilde koşmayı tercih ediyor.
Ekonomik açıdan baktığınız zaman yüsek-GSYH, diğerinden çok daha üstün durumda. Maaşı daha yüksek, haliyle harcamaları da... Ama daha iyi bir hayat sürdüğünü söyleyemeyiz. Evinde alarm olması kendini güvende hissettiği anlamına gelmez. Trafikte çok zaman harcayıp bol bol benzin yaktığı için daha temiz bir çevrede yaşadığından da bahsedemeyiz.

GSYH hesaplamasındaki açıkların farkında olan OECD, bu açıkları kapatmak için yeni bir yöntem kullanıyor. Barınma (ev sahibi olma), gelir seviyesi, iş imkanı, toplumsal bağ (sosyal destek), eğitim, çevre, sivil katılım (seçimlere katılım oranı), sağlık (beklenen yaşam süresi), yaşam memnuniyeti, güvenlik (intihar ve saldırı oranı) ve iş hayatı-özel hayat dengesi olmak üzere 11 değişken üzerinden ülkeler değerlendiriliyor. Avustralya, Norveç ve ABD'nin ilk üç sırayı aldığı listede ne yazık ki Türiye OECD ülkeleri arasında sonuncu sırada.

2012 raporunda Türkiye'nin son yıllarda yaptığı atılıma dikkat çekilse de birçok konuda diğer ülkelerin oldukça gerisinde olduğu vurgulanıyor. Araştırma sonuçlarına göre sırasıyla güvenlik, sivil katılım ve sağlık en iyi 3 başlık olurken; toplumsal bağ, gelir ve yaşam memnuniyeti son 3 sırada yer almış. Yardımsever bir millet olduğumuzu düşünsek de zor durumda kaldığında çevresindeki insanlardan yardım alabileceğini düşünenlerin oranı (%69) OECD ülkelerinin (%91) gerisinde. TÜİK verilerine göre 2011 yılı kişi başına GSYH 10.444 Dolar, OECD ortalamasıysa 22.837 Dolar. Yaşam memnuniyeti anketine biz ortalamada 10 üzerinden 5.3 verirken, OECD ortalaması 6.7. Erkeklerin ortalaması kadınlardan daha düşük çıkmış. Yani kadınlar az da olsa daha mutlu...


1 Haziran 2012 Cuma

Türkiye Ekonomisi Cari Açık ve Çözümü

Son yıllardaki ekonomik çıkışıyla dikkatleri üzerine çeken Türkiye; Meksika, Endonezya ve Güney Kore'yle birlikte gelişmekte olan ülkeler arasında gösteriliyor. BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) kısaltmasını ekonomi literatürüne sokan Jim O'neill, Türkiye'yi de kapsayan bu dört ülke için MIST kısaltmasını kullanıyor.

Türkiye için işler iyi gidiyor gibi görünse de enflasyon ve cari açık en büyük iki sorun olarak göze çarpıyor. İki yıl üstüste %8-9 seviyelerinde büyüyen ekonomiyi yumuşak inişle soğutmayı düşünen Merkez Bankası enflasyonu kontrol altına almaya çalışıyor. Sene başında doların çıkışını kesmek için rezervleri eritmek pahasına piyasaya dolar satmasının sebebi de buydu. İç üretim ağırlıklı olarak ara mal ithalatına dayandığı için döviz kurunun yükselmesi aynı zamanda maliyet artışı ve enflasyon anlamına geliyor.

Cari açığı (current-account deficit) kapatmak için yabancı sermayeye olan bağımlılığın artması ülkenin dış şoklara karşı direncini azaltıyor. Üstelik yabancı sermayenin büyük kısmı green field investment denilen kalıcı yatırımlar değil de sıcak para şeklinde geliyor. Bu durum da kriz dönemlerinde sıcak paranın yurtdışına çıkmasına dolayısıyla Türk Lirası'nın değerinin düşmesine ve iç tüketimin azalmasına yol açıyor.

Öte yandan bankaların sağlam yapıda olması, kamu borcu ve bütçe açığındaki düşüş Türkiye'nin hanesine yazılması gereken iyi notlar.

Cari açığın nedenlerinden biri tasarruflarla yatırımlar arasında fark olmasıdır. Yurtiçinde yapılacak yatırımlar için yeterli tasarruf olmadığı için bu açık yurtdışından giderilir. Yani dışarıya borçlanırsınız. Kısa vadede tüketimi kısmak için faizlerin artırılması düşünülebilir ama bu durum daha fazla sıcak para girmesine neden olabilir. Türk lirasının değeri artar ihracatın rekabet gücü düşer. Üstelik faiz oranlarıyla tasarruf arasındaki ilişki düşünüldüğü kadar kuvvetli değildir. Yani faizlerin artırılması insanların harcamalarını keseceği anlamına gelmez...

Türkiye için kısa vadede cari açığı sıcak parayla finanse etmekten başka çözüm yolu yok gibi. Özellikle cari açığı oluşturan en büyük kalemin yüksek enerji ithalatı olduğunu düşünürsek... Bir süre bu durumla yaşamak mümkün görünse de uzun vadede ekonominin yapısında köklü değişiklikler yapmak gerekiyor. Taşıma suyla değirmen de bir yere kadar...

Ve uzun vadede yapılması gerekenler...

Uzun vadede türk lirasının aşırı değerlenmesini engelleyerek ihracatçı firmalara rekabet avantajı yaratmak gerekir. İthalata kısıtlama getirirken aynı zamanda yerli üreticileri teşvikle canlandırıp uluslararası piyasalarla rekabet edebilir duruma getirmek lazım. Borç krizi ve kemer sıkma politikaları nedeniyle Avrupa pazarında tüketimin düşeceğini göz önünde bulundurursak yeni pazarlara yönelmek krizi atlatmak açısından en iyi hamle olacaktır. Burada Türkiye'nin dış politikası ve Arap Baharı çok önemli etkenler. Politik açıdan ne kadar güçlüyseniz ekonomik açıdan da o kadar güçlü olursunuz. 

Ayrıca Türkiye genç nüfusa sahip bir ülke bu da tasarruftan çok tüketim demek. Nüfus yaşlandıkça harcamalar azalıp tasarruflar artacağı için cari açık da bir miktar düşecektir.